Recep Garip

Dün olmadan bugün olur mu? Geçmişi olmayanın geleceği olabilir mi? İnsan, geleceğe yürürken aslında geçmişin izlerini takip eder. Dünü doğru okuyabilenler, bugünü daha sağlıklı değerlendirir, yarına daha sağlam hazırlanır. Çünkü dün yalnızca ferdin geçmişi değildir, bir ailenin, bir toplumun, bir milletin ve bir devletin hafızasıdır. Tarih, geride kalmış olayların toplamı değil, geleceğe tutulmuş bir aynadır.

Yaş ilerledikçe insan bunu daha derinden hissediyor. Ortaokul ve lise yıllarında aynı sıraları paylaştığımız dostlarımızın birçoğu artık hayatımızın farklı istikametlerinde yürümektedir. Üniversite yıllarından kalan isimler de her geçen gün biraz daha azalıyor. Zaman, fark ettirmeden kalabalıkları seyreltiyor. Bugün sosyal medya sayesinde eski dostlarını bulmaya çalışanlar elbette vardır. Fakat bütün bu iletişim imkânlarına rağmen insanın insandan uzaklaştığı bir çağın içinden geçtiğimiz de inkâr edilemez bir gerçektir.

Image

Geçtiğimiz günlerde Adana İmam Hatip Lisesinde yedi yıl boyunca aynı sınıfta okuduğum kıymetli dostum Mimar Mustafa Özcan'ın gönderdiği bir mesaj üzerinde uzun uzun düşündüm. Dostum şöyle diyordu: “Büyük ideallerimiz, dev planlarımız, sonsuz hayallerimiz olabilir. Dünyayı değiştirecek projelerimiz, insanlığa faydalı olacak çalışmalarımız bulunabilir. Ancak bütün bunlarla meşgul olurken bir selam bekleyen dostlarımızı, bir tebessüm arayan arkadaşlarımızı, gönlümüzü gözleyen ailemizi ihmal etmeyelim. Sevgi istemek zayıflık değil, insan olmanın tabii bir ihtiyacıdır. Eş, dost ve aile birbirine sevgisini göstermeyecekse, sevinçte ve kederde yanında olmayacaksa, varlığının anlamı nedir? Bize, ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ denildi. Ayrı düştüm diyen önce kalbine baksın.”

Image

Bu satırlar, modern hayatın unutturmaya çalıştığı hakikatleri yeniden hatırlatıyor. Bir telefon açmak, bir hâl hatır sormak, bir gönle dokunmak bazen büyük işlerden daha kıymetli olabiliyor. Çünkü ihmal edilen her dostluk biraz da insanın kendisini ihmal etmesidir. Hayatın sonunda insanın yanında kalan şeyler çoğu zaman makamlar, unvanlar ve servetler değil, kurduğu gönül köprüleridir. İnsan hayatta ne ekerse onu biçiyor. Muhabbet eken muhabbet, tebessüm eken tebessüm buluyor. Kalpler arasında kurulan bağlar ise yılların ve mesafelerin aşındıramadığı en sağlam köprüler olarak kalıyor.

Aslında vefa yalnızca insanlara gösterilen bir sadakat değildir. İnsan bazen yetiştiği mahalleye, çocukluğunda yürüdüğü sokaklara, kendisine yol gösteren öğretmenlerine, ilk heyecanlarını yaşadığı kitaplara da vefa borçludur. Çünkü insanı insan yapan şey, yalnızca bugün sahip oldukları değil, geçmişten taşıdığı hatıralardır. Kökleriyle bağını koparan bir ağacın ayakta kalamayacağı gibi, geçmişine yabancılaşan insan da zamanla kendi kimliğinden uzaklaşır. Bu yüzden hatırlamak bir nostalji değil, aynı zamanda bir muhasebedir.

Image

Belki de yaş aldıkça eski fotoğraflara daha uzun bakmamızın, yıllardır görüşmediğimiz bir arkadaşın ismini duyunca içimizin sızlamasının sebebi budur. İnsan, geride bıraktığı yılların aslında kaybolmadığını fark eder. Bir sınıf sırası, bir okul koridoru, bir öğretmenin nasihati yahut bir dostun omzuna bıraktığı samimi bir tebessüm yıllar sonra bile gönülde yaşamaya devam eder. Zaman mesafeleri büyütse de hakiki dostlukları silemez. Vefa, işte bu hatıraların üzerindeki tozu silmek ve geçmişten bugüne uzanan köprüleri ayakta tutabilmektir.

Tam da bu düşünceler içerisindeyken, bir gece yarısı dostum Cezmi Aşuroğlu'ndan gelen bir mesajla hüzünlendim. Türk düşünce ve edebiyat hayatının müstesna isimlerinden Ömer Okçu, bilinen adıyla Hekimoğlu İsmail ağabeyin vefat haberini iletti. Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Makamı âli, mekânı cennet olsun. Bazı insanlar yaşarken konuşur, bazıları ise eserleriyle konuşmaya devam eder. 

Image

Hekimoğlu İsmail de ikinci gruptandır. İlk gençlik yıllarımızda “Minyeli Abdullah” ve “Maznun” ile tanıdığımız bu müstesna kalem, daha sonra birçok eseriyle Anadolu insanının gönlüne dokundu. O yıllarda imanın, fikrin ve idealizmin sesi olacak yayınlar son derece sınırlıydı. Anadolu insanı bu kitaplarla hem kendi değerlerini yeniden keşfediyor hem de inanç dünyasını besliyordu.

Onun çocukluk yıllarına dair anlattığı bir hatıra, yakın tarihimizin acı yüzünü göstermesi bakımından dikkat çekicidir. İlkokula başladığında evde öğrendiği gibi “Bismillah” diyerek alfabeyi açtığını, öğretmeninin ise bunu duyunca cetvelle ellerine vurduğunu anlatıyordu. O gün yalnız kendisinin değil, arkadaşlarının da korkudan “Bismillah” diyemez hâle geldiğini söylüyordu. 

Image

Bir neslin yaşadığı baskıları anlamak için bazen tek bir hatıra yeterlidir.

Bizim gençlik yıllarımızda bir yanımızda Kemalettin Tuğcu, diğer yanımızda Hekimoğlu İsmail vardı. Sonra Mehmet Âkif'i, Yahya Kemal'i, Ömer Seyfettin'i, Reşat Nuri'yi, Halide Edip'i, Tanpınar'ı, Orhan Kemal'i ve daha nice kalemi okuduk. Her biri zihnimizde ayrı bir pencere açtı. Kitaplar yalnızca bilgi vermedi, karakterimizi, düşüncemizi ve dünyaya bakışımızı da şekillendirdi.

Hekimoğlu İsmail'in son yıllarında kaleme aldığı eserlerde de aynı hassasiyet vardı. Rahatsızlığına rağmen okumaktan, yazmaktan ve üretmekten vazgeçmedi. Çünkü o, hayatı boyunca hakikatin izini süren bir yolcuydu. Kalemini bir şöhret aracı değil, bir hizmet vesilesi olarak gördü. Ölüm haberleri insana yalnızca bir ayrılığı değil, aynı zamanda bir muhasebeyi de hatırlatır. Her gidenle birlikte kendi ömrümüzün de sessizce ilerlediğini fark ederiz. Takvim yaprakları eksilirken aslında eksilen yalnızca günler değildir, ertelenen ziyaretler, geciktirilen telefonlar ve söylenmeyen güzel sözler de o yapraklarla birlikte uzaklaşır. Bu yüzden vefa, yarına bırakılmayacak kadar kıymetli bir emanettir.

İnsan bazen geriye dönüp bakmalı. Aramadıklarını aramalı, sormadıklarını sormalı, ziyaret etmediklerini ziyaret etmelidir. Dargınlıkları bitirmeli, kırgınlıkları onarmalıdır. Sevdiklerine onları sevdiğini söylemeyi ertelememelidir. Çünkü ertelenen her sözün yarına ulaşacağının garantisi yoktur. Hayat, zannettiğimiz kadar uzun değildir. Her gün son günümüz, her an son anımız olabilir. Bu hakikati unutmadan yaşamak, insanı daha merhametli, daha vefalı ve daha dikkatli kılar.

Yazıyı Hekimoğlu İsmail ağabeyin gönüllere dokunan şu nasihatiyle bitirelim: “Dünyayı sahibine bırak; sen kendi kendine sahip olmaya çalış. Başkalarının derdiyle dertlenirken dert küpü hâline gelme. Gafleti bırak, tövbe ateşiyle yan ve karanlık dünyaya bir mum ol. Bu bile yeter.” Geride bırakacağımız en güzel miras, iyi bir söz, samimi bir dostluk ve ardımızdan yapılacak bir duadır.

Image

21 Ocak 2022 – İstanbul

www.recepgarip.com 

#Köşe Yazısı

Köşe Yazarı

Recep Garip

Yorumlar 0

Giriş yap — yorum yapmak için