Demir Alp DEMİREL

CHP’de yaşanan son kriz, yalnızca bir liderlik çekişmesi olarak okunamayacak kadar derin, yalnızca bir mahkeme süreci olarak değerlendirilemeyecek kadar siyasal, yalnızca güncel bir parti içi tartışma olarak geçiştirilemeyecek kadar kurumsal bir mahiyet taşımaktadır.

Siyaset bilimi açısından bakıldığında karşımızdaki tablo, bir partinin örgütsel kapasitesi, liderlik meşruiyeti, kurumsal hafızası ve seçmen sadakati arasındaki gerilimin aynı anda görünür hâle geldiği bir kırılma anıdır.

CHP gibi tarihsel kurumsallaşması yüksek partilerde krizler çoğu zaman dışarıdan bakıldığında liderler arası rekabet gibi görünür. Oysa meselenin özü daha derindedir. Burada tartışılması gereken asıl konu, partinin kendi iç denetim mekanizmalarının, temsil ilişkilerinin, aday belirleme süreçlerinin, kurultay pratiğinin ve örgütsel rızasının hangi ölçüde sürdürülebilir olduğudur.

Bugünkü tartışmanın önemli tarafı şudur. Krizi doğuran iddiaların kaynağı büyük ölçüde parti içinden çıkmıştır. Tanıklıklar, başvurular, itirazlar, beyanlar ve hukuki süreci besleyen siyasal malzeme, CHP dışından ithal edilmiş bir dosya görüntüsü vermekten çok, partinin kendi bünyesinde biriken gerilimin dışavurumu olarak belirmektedir.

Bu nedenle meseleyi yalnızca iktidarın muhalefete dönük müdahalesi biçiminde okumak, eksik bir siyasal analiz üretir. Elbette Türkiye’de yargı ile siyaset arasındaki ilişki her zaman dikkatle incelenmelidir. Ancak mevcut krizde CHP’nin kendi iç yapısındaki rekabetin, hizipleşmenin, kadro mücadelesinin ve kurumsal koordinasyon zaafının belirleyici bir ağırlığı vardır.

Burada Kemal Kılıçdaroğlu’nun konumu ayrı bir dikkat gerektirir.

Kılıçdaroğlu, Türk siyasetinde yüksek sesle hamle yapan bir liderden ziyade, uzun süreli güç mücadelelerinde zamanın ritmini okumaya çalışan bir siyasal aktör olarak belirdi. Onun siyaset tarzı, ani meydan okumalar üzerine kurulu bir tarz olmaktan çok, sabır, stratejik bekleme, meşruiyet alanını genişletme ve rakibin siyasal enerjisinin kendi sınırlarına çarpmasını izleme üzerine kuruludur.

Kemal Bey siyasette nefesini tutmayı bilir. Sabretmeyi bilir. Krizi yalnızca bugünün gürültüsü içinde okumaz. Siyasette bazen kazanmak, en yüksek sesi çıkarmakla değil, en uzun süre ayakta kalabilmekle mümkündür.

Bugün psikolojik üstünlük Özgür Özel’de görünmektedir. Meydan dili, örgüt mobilizasyonu, kalabalıkların enerjisi ve sosyal medya atmosferi, ilk bakışta Özel’in üstünlüğünü beslemektedir. Ancak siyaset yalnızca psikolojik üstünlükle yürüyen bir alan sayılamaz. Siyasette ahlaki üstünlük, zaman zaman psikolojik üstünlükten daha kalıcı sonuçlar üretir.

Bugün ahlaki üstünlük Kemal Kılıçdaroğlu’nun elindedir.

Çünkü Kılıçdaroğlu bu tartışmada kendisini yalnızca eski genel başkanlık hakkı üzerinden konumlandırmıyor. Daha geniş bir kurumsal temizlik, parti içi meşruiyet ve siyasal ahlak meselesi üzerinden konuşuyor. Kurultay süreci, belediye bağlantılı iddialar, para ilişkileri, örgüt iradesinin hangi koşullarda şekillendiği, adaylık süreçleri ve son olarak fezlekelerle birlikte oluşan tablo, CHP’nin yalnızca liderini tartışmadığını, kendi siyasal vicdanını da tartıştığını göstermektedir.

Fezlekelerin işaret ettiği siyasal atmosfer, Özgür Özel ve en yakın çalışma arkadaşları bakımından rahat bir gelecek beklentisi üretmemektedir. Hukuki süreçlerin nihai sonucundan bağımsız olarak, siyasette bazen dosyaların varlığı bile başlı başına bir meşruiyet baskısı oluşturur. Bir siyasal kadro, yalnızca mahkeme önünde değil, seçmenin, örgütün ve tarihsel hafızanın önünde de hesap verir.

Özgür Özel’in bugünkü avantajı kitle psikolojisinden beslenmektedir. Kılıçdaroğlu’nun avantajı ise kurumsal hafızadan, siyasal sabırdan ve ahlaki pozisyon üstünlüğünden beslenmektedir. Kısa vadede kalabalıklar daha görünür olabilir. Orta vadede dosyalar, hafıza ve meşruiyet daha belirleyici olur.

Siyasal davranış literatürü bize şunu öğretir. Seçmenlerin anlık duygusal reaksiyonları ile uzun vadeli kurumsal aidiyetleri aynı şey olarak ele alınamaz. Parti kimliği, özellikle köklü siyasal yapılarda yalnızca rasyonel tercihlerin sonucu olarak ortaya çıkmaz. Tarih, aile, sınıf, kültür, yaşam tarzı, laiklik algısı, cumhuriyet fikri ve siyasal hafıza, seçmenin partiyle kurduğu bağı derinleştirir.

CHP seçmeni açısından parti, herhangi bir seçim aracından ibaret sayılamaz. CHP, onun gözünde bir tarihsel süreklilik, bir cumhuriyet mirası, bir kamusal kimlik ve bir siyasal emniyet alanıdır. Bu nedenle bugünün öfkesi, yarının siyasal kopuşuna otomatik biçimde dönüşmez.

Siyaset biliminin kurumsallaşma literatürü açısından CHP, liderlerinden daha eski, hiziplerinden daha kalıcı, dönemsel krizlerinden daha derin bir yapıdır. Bu tür partilerde krizler çoğu zaman seçmeni dağıtmaz. Tam tersine, seçmen kriz anında partinin tarihsel çekirdeğine daha fazla tutunur.

Bu noktada basit bir sadakat anlatısından söz etmiyoruz. Daha derin bir kurumsal süreklilikten söz ediyoruz. CHP seçmeninin davranış kodları, günlük liderlik tartışmalarından çok daha uzun bir tarihsel zemine yaslanır. Bu seçmen, yönetimleri eleştirir, liderleri tartışır, kurultaylara öfkelenir, adaylara mesafe koyar; fakat partinin tarihsel anlam dünyasını kolay kolay terk etmez.

Kılıçdaroğlu’nun kazanma ihtimali de tam burada belirginleşmektedir. O, bugünün en yüksek sesine sahip aktörü olmayabilir. Fakat krizin zaman içinde hangi ahlaki ve kurumsal hatta oturacağını görebilen bir siyasal sezgiye sahiptir. Sabrı, onun zayıflığı olarak okunmamalıdır. Aksine, bu sabır onun siyasal sermayesidir.

Özgür Özel’in psikolojik üstünlüğü güncel mobilizasyonla sınırlıdır. Kılıçdaroğlu’nun ahlaki üstünlüğü ise krizin derinleşmesiyle daha görünür hâle gelecektir. Fezlekeler, soruşturmalar, parti içi tanıklıklar ve kurultay sürecine ilişkin tartışmalar ilerledikçe, siyasetin ağırlık merkezi kalabalıkların sesinden meşruiyetin kaynağına doğru kayacaktır.

Bu nedenle CHP’de yaşanan krizi yalnızca kimin genel başkan olacağı sorusuna indirgemek yetersizdir. Asıl mesele, partinin hangi ahlaki zemin üzerinde yeniden toparlanacağıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu, bütün eleştirilere rağmen, CHP’nin kurumsal aklını, siyasal hafızasını ve ahlaki temizlik iddiasını temsil eden aktör olarak yeniden sahneye çıkmaktadır. Siyasette bazen dönüş, bir zafer çığlığıyla değil, sessiz bir meşruiyet birikimiyle gelir.

Bugün görünen tablo ile yarının siyasal sonucu aynı olmayabilir. Çünkü siyaset, yalnızca anlık duygu dalgalarıyla açıklanamaz. Kurumlar, hafıza, ahlak, sabır ve zaman da siyasal sonucun parçasıdır.

CHP’nin tarihsel seçmen çekirdeği, dönemsel liderlik krizlerinden daha güçlüdür. Bu çekirdek, kişisel kırgınlıkların, geçici öfkelerin ve güncel hizip mücadelelerinin ötesinde, partinin cumhuriyetçi ve kurumsal kimliğiyle bağını koruma eğilimindedir.

Sonuçta CHP’de kriz büyüse de, tartışma sertleşse de, liderler değişse de, partinin tarihsel seçmen omurgası kendi kurumsal evini terk etmekten çok, o evi yeniden düzenlemeyi tercih eder.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasal hesabı da tam olarak buna dayanmaktadır.

Nefesini tutan, zamanın çalışmasını bilen, krizi ahlaki bir zemine taşıyan ve meşruiyet tartışmasını kendi lehine kuran aktör, uzun vadede avantaj kazanır.

Bu nedenle bugünün gürültüsüne bakarak hüküm vermek erken olur.

Siyasette asıl sonuç, çoğu zaman ilk alkışı alanın değil, son sözü söyleyecek meşruiyeti biriktirenin hanesine yazılır.

#Köşe Yazısı

Köşe Yazarı

Demir Alp DEMİREL

Yorumlar 0

Giriş yap — yorum yapmak için